Sadece bir soru sordu babasına küçük çocuk kahvaltıda. “Sen gördün mü?” dedi. Bu durumda cevap veremedi ve dili tutuldu babanın. Ne gördüm diyebildi ne göremedim. Vurulmuşa döndü bu sorudan sonra ve çıkıp gitti hiçbir cevap vermeden. O anda kapıyı çekip çıkınca “gider tekrar döner” zannettiler ama aradan akşamlar sabahlar geçmişti hâlâ dönmedi.
Kimselere dertlerini anlatamadılar. Soranlara “Gelecek bir iş seyahatine çıktı.”dediler. Hâlbuki o bulmaya ve görmeye çıkmıştı. Bulmadan ve görmeden dönerse çocuğunu ne diyecekti. Görmeden onu nasıl anlatacaktı. Her zaman demez miydi: “Her şeyden çok onu sevmeliyiz.” diye. Sevmek böyle mi olurdu. Sevenler evlerinin yolunu kaybederdi, kendilerini kaybederdi, hayrete düşerdi. Çocuğunun karşısına mahcup olmaması için onu bulmadan ve görmeden dönmeyecekti. Onu bulup oğluna ve yakınlarına da gösterecekti.
Herkesin babayı merakı çoğalırken başkalarına cevap yetiştirmekten bıkmıştı ailesi. Nihayet onlar da onun gibi çok sevdikleri eve dönmeyen adamın peşine düştüler. Koca bir dünyada bir adamı aramaktı yaptıkları. Baba hiç iz bırakmamıştı ardından. Bütün izleri de silmekti niyeti. Kayıplara karışmak, sevgiliyi bulduktan sonra, onu gördükten sonra onda yok olmaktı. Hiçlemekti kendini, sıfırlamaktı. Bir de yakınlarına anlatabilirse onu anlatmaktı bütün bunca çabası.
Her gördüğüne onu sordu. Önce sordukları da onu bilmiyordu. Onlar da yanlış yollara yönlendiriyorlardı onu. “Arayan mevlasını da bulur; belasını da…” diyordu içinden. Aşkını bulacaktı ve görecekti onu. Aradığı yere dikkat etmesi gerektiğini öğrendi önce. Sonra bulması gereken kişiye ulaşacak ondan soracaktı. Tatmayan bilemezdi. Mutlaka onu bulandan, bilenden sormalıydı. Onun gibi böyle çok arayan vardı. Belki de çoğu yolda kalmıştı maksadına ulaşamadan.
Bir handa konakladı o gece. Derdini kimseye anlatamıyordu. Kimsenin iltifat etmediği birini gördü. Ona göre ona yardımcı olacak ondan başkası olamazdı. Başkaları başkalarıyla ederken ülfet, bu da o zatın yanına yaklaşarak maksadını işaret eder bir selam verdi. “Ehli dil birbirini bilmemek insaf olmadığı” biliyordu ikisi de. Arayan aradığını er geç bulacaktı. Arama yolunda günlerdir çalışırken bir bakıma olgunlaşmanın yoluna girmişti.
“Beni zannediyorsun derdine dava ama senin nasibin benden değil. Ben sadece bir vasıta olabilirim onu bulmana.” deyip daha ağzını açmadan arayana cevap verdi.
O da: “Mademki benim ihtiyacımı sezdin beni doğru kişiye yönlendir.” dedi.
“Falan beldede falan yerde oturur; herkesin bilmediği bir ârif vardır. Derdine çare ondadır. Sana aşkın balından o yedirir. Onunla halleşirsen bulursun ve aradığını dil madeninden görürsün.” diye yönlendirdi onu Ârif-i billah’a. Arza ve Sema’ya sığmayan aşk gönül denilen madenden bilinebilirdi İbrahim Hakkı’ya göre. Kalp madenini işlettirip aşka düş olmak istiyordu. Aşkı arıyordu.